make hummus, not war

Yalnızlıktan cıvıltıya

On yıl önce, sınırların ötesinde bir ülkeye adım attığımızda, yanımıza aldığımız tek şey birkaç bavul ve kalplerimizdeki belirsiz bir umuttu. “Sosyal gürültüden uzak, kendi küçük dünyamızda yaşayacağız,” demiştik birbirimize. İşte o düşüncelerle başlayan yolculuğumuz, bize yalnızlığın şiirini değil, insanın doğasına işlenen “bağ kurma” içgüdüsünün ne kadar dirençli olduğunu öğretecekti.

İlk yıllar, kendimizi bir laboratuvarmışçasına izole ettiğimiz bir deney gibiydi. Komşularla selamlaşmalar, markette kısa sohbetler… Hepsi minimumda. Evimiz, küçük balkonumuz ve birbirimizle yetiniyorduk.

Sınırların ötesinde özgürce hareket edebilmek ve bunu maddi kaygılardan uzak bir şekilde yașamak alışık olduğumuz bir durum değildi. Ama daha iyiye alışmak çok kolaydı ve bu yeni alışkanlığın bizi bir battaniye gibi sararken boğucu bir sise -en azından bazen- dönüşebileceğini tahmin edemezdik.

Gözden uzak olanın gönülden ırak olacağını farketmemiz çok vakit almayacaktı.

Göç etmek, sadece yeni bir coğrafyaya değil, aynı zamanda geçmişinize çekilen bir sınır çizgisine de adım atmak demekti. İlk yıllarda, “her şeyi kontrol edebiliriz,” derken, farkında olmadığımız bir bedel vardı: “peki ya diğerleri de kontrol edebilecek miydi?”

Mesafeler, zaman dilimleri, “arayacağız,” diye kurulan cümlelerin yerini boşluğa bırakışı… İlk başta, “biz güçlüyüz, bu ilişkiler de dayanır,” diye avunduk. Ta ki Türkiye’deki en yakın arkadaşımızın düğününe katılamadığımızda, telefonların arasının haftalarca açıldığında, bir doğum günü mesajının bile “geç kaldığı” o anlarda, kopuşun nasıl da yavaş ve acısız olduğunu anlayana kadar.

Anladık ki, fiziksel uzaklık değil, paylaşılmamış anıların yarattığı uçurum koparıyor insanları birbirinden. Ama bu uçurum, sadece bir kopuş değil, aynı zamanda neyi taşıyıp neyi bırakacağımızı öğretecekti bize. Bazı dostluklar, mektuplarda kuruyan çiçekler gibi soldu. Bazıları ise, kökleri derinde olduğu için, arada bir sulansa da yeşerdi. Ya da biz öyle sandık.

Çocukların getirdiği patırtı.

On yıl önce kaçtığımız kalabalıklar, şimdi farklı renklerde karşımızda. Ama artık biliyoruz ki, insanın kendine yetebilmesi için önce “ötekine” yer açması gerekiyor.

Belki de gerçek yalnızlık, bağ kurmaktan korkmaktır.

Çocuklarımız bize bunu öğretti: yeni bir ülkede kök salmak, yalnızca toprağa değil, insanların kalbine dokunmakla mümkün.

Blog’a tekrar hayat vermeye bu yazının devami ile başlayacağım.

Sevgiler.

Bir yanıt yazın